TamSaha 253. Sayı / Aralık 2025
Gönülden Kaleme Atmı ş lı yılların ba ş larıydı… Aralık ayında Ankara’nın so ğ u ğ u insanın iliklerine i ş ler, ama yüreklerdeki yangını söndürmeye yetmezdi. Ali, Ulus’ta bir gazinoda garsonluk yapıyordu. Her gece ba ş ka yüzler, ba ş ka sesler, ba ş ka kahkahalar... Sabaha kar ş ı i ş i bitiyor, yorgun argın kaldı ğ ı otele gidip uyuyor, er- tesi gün ö ğ leye do ğ ru uyanıyordu. Uzun süredir otelde kaldı ğ ından dolayı personeli ailesi gibi hissedi- yor, aynı duyguyu kar ş ı taraftan da görüyordu. O sabah i ş e yeni giren Vasfiye’yi gördü. Gözlerinde yorgun bir deniz, omuzlarında geçimderdiyle örül- mü ş bir hayat vardı. Vasfiye, Kara- deniz’in inatçı kadınlarındandı. E ş i tarafından aldatılmı ş , dört ço- cu ğ uyla hayata tutunmaya çalı ş ı- yordu. Bir zamanlar bir kadın, onun yuvasını da ğ ıtmı ş tı. O gün kendi kendine söz vermi ş ti: “Hiçbir yuvanın yıkılı ş ına sebep olmayaca ğ ım!” Ama hayat bazen insanı en çok korktu ğ u ş eyle sınar. Ali’nin ilgi- sine önce kayıtsız kaldı. Ne var ki, yüre ğ in dili akıldan hızlı konu ş ur. Uzun ısrarların sonunda Ali’nin sözüne, “imanına” inandı. Bir imam nikâhı kıydılar. Gecekondumahal- lesinde iki göz ev tuttular, yeni bir hayat kurdular. İ lk zamanlar mutluydu Vasfiye. Ali’nin ilgisi, çocuklarının yüzündeki tebessüm, yoksullu ğ a ra ğ men içini ısıtan bir umut… Fakat her “resmî nikâh” sözü, Ali’nin dudaklarında eriyip gidiyordu. Vasfiye anlamak istemedi… Ama kalbinin bir kö ş esinde büyüyen bir ş üphe vardı. Ali, “Birkaç günlü ğ üne memlekete gitmem gerekiyor” diyerek gitti. Gitmeden önce bahçe içindeki bo ş evi tutmu ş tu. Birkaç gün sonra kamyonetle çıkageldi. Yanında bir kadın ve iki çocuk… Gelecek ceva- bın canını yakaca ğ ından korkarak, “Ali’ye kimbunlar?” diye sordu. Cevabı beklemeden de “Karınmı?” diye ekledi. Ali sadece kafasını sallamakla yetindi. O an, içinden bir ş ey koptu ğ unu hissetti… Yemin etti ğ i ş ey dönüp gelip kar ş ı- sına dikilmi ş ti. Kendini bir anda, yıkmak istemedi ğ i bir yuvanın ortasında buldu. Üstelik dokuz aylık hamileydi, do ğ umyakındı, bekledi. Söylenecek söz kalmamı ş tı. Bir erkek çocuk dünyaya getirdi. O günden sonra gönlünü ve evinin kapılarını Ali’ye kapatmı ş , derin dü ş üncelere dalmı ş , hemen oradan ayrılmak istemesine ra ğ men çocu ğ u engel te ş kil etmi ş ti. Çocu ğ unu anne sütüyle beslemesi gerekti ğ ini dü ş ündü ğ ü için altı aylı ğ ına orada kalmaya karar verdi. Sabahları i ş e gitmeden o ğ lunu em- ziriyor, çocu ğ u Fatma’ya bırakıyor, mesai saati bitti ğ inde tekrar alıyordu. Altıncı ayın sonunda bir karar a ş amasına gelmi ş ti. Dört bo ğ azı zar zor doyururken be ş inci bo ğ azı beslemesinin a ğ ır gelece ğ ini dü ş ünerek bir anne için alınacak en zor kararı verdi. Bebe ğ ini kuca ğ ına aldı ve Ali’nin evine son kez gitti. Kapıyı Fatma açtı. Gözlerinde kırgınlık de ğ il, yor- gun bir merhamet vardı. Vasfiye, bebe ğ i kadının kollarına bıraktı, “Bu çocukmasum” dedi. “Ne benim günahımvar, ne senin. Seni Allah’a, o ğ lumu da sana ema- net ediyorum…” Sonra arkasına bile bakmadan yürüyüp gitti. Fatma, o günden sonra emaneti kendi o ğ lu bildi. Ne bir fiske vurdu ne de ayrım yaptı. Çocuk büyüdü, yaramazlık- larıyla evi aya ğ a kaldırdı ama Fat- ma’nın gözünde o, emanetin adıydı. Yıllar geçti, çocuk büyüdü, evlendi, kendi ailesini kurdu. Bir gün anne- sinden gerçe ğ i ö ğ rendi ğ inde sa- dece bir ş ey söyledi: “Anacı ğ ım, beni do ğ uran kadın bana can verdi, ama beni insan yapan erdemleri senden aldım. Sevincimde, hüznümde, 40 derece ate ş le hastane odalarında yatar- ken elimi tutan, bana güç kuvvet veren sendin.” Ve Fatma o gün anladı ki; emanet, bazen bir çocu ğ un kalbine bırakı- lan sevgidir; korunur, büyütülür, ya ş atılır. Tıpkı Anadolu’nun asırlık vicdanı gibi… Bu hikâye, Anadolu’nun vicdanında yüzyıllardır ya ş ayan bir gerçe ğ i anlatır: “Emanet, sadece bir sorumluluk de ğ il, insanın içindeki Allah’a sadakat sınavıdır.” Anadolu kültüründe çok derin ve köklü bir anlama sahiptir emanet. Bu kavram sadece bir e ş yanın bi- rine geçici olarak verilmesi anla- mına gelmez. Aynı zamanda büyük bir güven, sadakat ve sorumluluk duygusunu da içinde barındırır. Anadolu halkı için “emanet”, ço ğ u zaman kutsal bir de ğ erdir. Toplum- sal ya ş amda köylerde ya da küçük yerle ş imbirimlerinde, ş ehirlerde insanlar arasında sözlü güvene dayalı bir düzen vardır. Biri bir ba ş - kasınamalını, hayvanını, hatta çocu ğ unu emanet edebilir. Bu du- rumda emaneti alan ki ş i, kendi malıymı ş gibi korumakla yüküm- lüdür. E ğ er zarar gelirse, bu sadece maddî de ğ il, ahlâkî bir kayıp olarak da görülür. Evlât, e ş , hatta gelin bile birer “emanet” olarak de ğ erlendi- rilir. Özellikle anne-babaların ço- cuklarını “Allah’ın emaneti” olarak görmesi çok yaygındır, bu da yeti ş - tirme biçimlerine yansır. Hatta ev- liliklerde e ş ler birbirini “ailesinden bana emanet” olarak görür. Anadolu’da, verilen söz de bir ema- nettir. “Söz namustur” anlayı ş ı buradan gelir. E ğ er biri bir söz verdiyse onu yerine getirmemek emanete ihanet sayılır. Bu gelenek sadece Anadolu’nun köylerinde kalmamı ş , büyük ş ehirlere göç edenler bunu ş ehirlerde de devam ettirmi ş tir. Vefat edenlerin arka- sından söylenen, “Emaneti sahi- bine teslim ettik” cümlesi çok dikkat çekicidir. Burada bedenin Allah’a ait oldu ğ u ve sadece geçici bir süreli ğ ine insana verildi ğ i inancı yatmaktadır. Aynı ş ekilde içinde ya ş adı ğ ımız dünya da insanlara emanettir. Hava, su ve toprak geçici olarak insanlara verilmi ş tir. Do ğ anın emanetinde maalesef sınıfta kaldık. Gelecek nesillerimizin bizleri hayırla yâd etmeyecekleri, do ğ aya verdi ğ imiz hasardan belli. Yunus Emre’nin yüzyıllar önce söyledi ğ i “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi” sözüne ra ğ - men, her ş eyin asıl sahibinin Yüce Allah oldu ğ unu unutuyoruz. Ema- netin neden insanlara verildi ğ ini ş u ayetler anlatıyor: “Muhakkak ki biz emaneti göklere, yere ve da ğ - lara teklif ettik. Fakat onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve onun sorumlulu ğ undan korktular. Sonunda onu insan yüklendi. Muhakkak o da çok zalimve çok cahil biri oldu.” (Ahzab/Sava ş çı Birlikler Suresi, 72). Yüce Allah’ın ayetinde belirtti ğ i gibi emanet sorumlulu ğ unun bilinci, yüksek bir ş uur gerektirir. Emanet vahyinden, akıl, irade, muhakeme, temyiz etme (iyiyi kötüden ayırabilme ye- tisi) gibi unsurlarla insana sorum- luluk verildi ğ i anla ş ılıyor. Emaneti alan ki ş i, ya emanete sadakat gösterir ve gere ğ ini yerine getirir yahut emanete ihanet eder, gere- ğ ini yerine getirmez. Emanetin yerine getirilmemesi zulümve ce- haletin eseridir. Nitekim insanların ço ğ u Allah’ın sundu ğ u akıl ve ira- deyi gere ğ i gibi kullanmamaktadır. Aynı ayette emanetin “göklere, yere ve da ğ lara” teklif edildi ğ i, onların ise bunu yüklenmekten çekindikleri ve sorumlulu ğ undan korktukları, ancak insanın yük- lendi ğ i ifade ediliyor. Buradan anla ş ılıyor ki sorumluluk almak, aklî tercihle bir bilinç ve amaç dâhilinde yerine getirilebilen bir görevdir. Çünkü göklerin, yerin ve da ğ ların böyle bir tercih yapma yetenekleri do ğ alarında yoktur. İ nsano ğ lunun do ğ asında var, ancak zulümve cehaleti ile sorumlulu ğ u tamanlamıyla yerine getirmesinin önünde bazı engeller de duruyor. “Emaneti yüklenmek” bir nevi insano ğ lunun “sınava tâbi olmayı” kabul etti ğ i anlamına da gelmek- tedir. İ nsanın yaratılı ş ı gere ğ i, vasıflarından dolayı “üstün varlık” olmasının nedenlerinden biri de budur: “Sorumluluk bilinci, kısacası hayat, bir anlamda da emaneti ta ş ıma imtihanıdır.” Anadolu kültürü büyük ölçüde İ slam inancından beslenir. İ slamda Allah’ın insanlara yükledi ğ i önemli bir sorumluluk olarak kabul edilir. Kur’an’da, insanların emanete ria- yet etmeleri gerekti ğ i açıkça belir- tilir: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi emrediyor. (Nisâ Suresi, 58. Ayet)” Bu anlayı ş Anadolu insanında da kökle ş mi ş , emanete sadakat nere- deyse bir imanmeselesi olarak görülmü ş tür. Sadece korunmaz, ya ş atılır, kalbe yazılır, Anadolu’da emanet, bir vicdanmeselesidir. Allah’ın kula bıraktı ğ ı en kutsal sınavdır. Bu kavram sadece bir e ş ya ya da sorumluluk de ğ il, insanın vicdanına bırakılan bir yürek yüküdür. Bugün ş ehirlerde, yüksek binala- rın, hızlı ticaretin ve dijital dünya- nın içinde ya ş ıyoruz. Ama bazen bir ‘emaneti koruma’ duygusunu bir dosya kadar ciddiye almıyoruz. Artık sözler uçar, belgeler konu ş ur oldu. Bir zamanlar “söz namustur” diyen toplum, bugün “söz uçar, yazı kalır” der hâle geldi. Kapalıçar ş ı’nın esnafı bir zamanlar altın ticaretini bile güven üzerine yapardı. Ş imdi güvenin yerini imzalar, belgeler, noter ka ş eleri aldı. Oysa bir za- manlar, bir kelime, bir tokala ş ma kadar sa ğ lamdı insanın sözü. Sormamız gereken sorular ş unlar, “Modernle ş me, bizi dahamedeni mi yaptı? Yoksa vicdanımızın sesini duyamaz hâle mi getirdi?” Kutsal kitabımızda açıkça ema- nete uyulması söylenirkenmede- niyet, imanımızda bir de ğ i ş ikli ğ e mi sebep oldu? Bir ba ş ka soru da ş u, “ İ manımızda de ğ i ş iklik olma- danmedeniyete uyum sa ğ layamaz mıyız?” Emanet, yalnızca bir e ş yayı ya da sorumlulu ğ u korumak de ğ ildir. İ nsanın içindeki merhameti diri tutma imtihanıdır. Bazen bir bebek, bazen bir söz, bazen bir yürek olur, onu koruyabilen, aslında insanlı ğ ını korumu ş olur. Anadolu insanı bilir, emanete sahip çıkmak Allah’a sadakattir. Çünkü emaneti ta ş ımak, hemyük hem onurdur ve bu topraklarda, vicdanı diri kalan herkes, hâlâ o emaneti ta ş ımaktadır. Ya ş am sevinciniz hiç bitmesin. Sa ğ lıkla kalın… İ smail Gökçek Emanet 157 156
Made with FlippingBook
RkJQdWJsaXNoZXIy MTc5NTM3Mg==