TFF
ANA SAYFA
TFF
MİLLİ TAKIMLAR
LİGLER
KUPALAR
FGD
BİLGİ BANKASI
 
 
Ceyhun Eriş: "Gençler kendi önlerini açacak" 31.10.2009
Ceyhun Eriş: "Gençler kendi önlerini açacak"

Türk futbolunun son dönemdeki en önemli yeteneklerinden biri olmasına rağmen A Milli Takım formasını 32 yaşında giyebildi. Bu sezon Ankaragücü'ndeki performansıyla göz kamaştırıyor ve gücü yerinde olduğu takdirde 40 yaşına kadar oynamak istiyor. Genç oyuncular için ise "Onların önünü ben açmayacağım. Kendi çabalarıyla bir yerlere gelecekler. Ortaya koydukları performansla, bize 'Artık yeter' mesajı verecekler" diyor.

Röportaj: Türker Tozar

Şenol Güneş'in çalıştırdığı Güney Kore takımı FC Seoul'de kısa süre de olsa forma giydin. Oraya transferin nasıl gerçekleşti?

Futbol kariyerim açısından her yönüyle kötü bir deneyim oldu. Biliyorsunuz, Şenol Hocanın oradaki ekibinde Yasin Özdenek ve Şerif Çiçek gibi Türk antrenörlerimiz var. Bir gün bana ulaşıp, "Senin stilinde bir oyuncuya ihtiyacımız var" dediler. Benim de yurtdışında oynama hayalim hep vardı. Epeyce bir yurtdışı oldu (Gülüyor). Öyle bir istek de olunca, teklifi kabul ettim. Bizde devre arası olan dönem Kore'de sezonun bitiş mevsimine denk geliyor.

Güney Kore'de bir Türk olmak nasıldı?

Koreliler, 1950'li yılların başındaki Kore Savaşı'nda Türk askerlerin ülkelerinin savunmasına yaptığı katkı nedeniyle Türklere bambaşka bir saygı gösteriyor. Özellikle de yaşı 50'yi geçmiş kesim. Türk olduğunuzu söylediğinizde sizi hemen gözlerinde farklı bir yere koyuyorlar. Bu yüzden adaptasyon konusunda hiçbir problem yaşamadım. Yalnız tam adaptasyon sürecimi doldurmuşken geri geldim.

Herkes için en zor denilebilecek dönemi atlatmışken, neden döndün?

Başıma büyük bir talihsizlik geldi. Sinir uçları iltihaplanması anlamına gelen "Zona" hastalığına yakalandım. Yaklaşık 1.5-2 ay bununla mücadele etmek durumunda kaldım. Sol gözümün üstündeki hizadan yukarıya kadar komple yaralar içindeydim. Bunların hepsi de bir maç gecesinde oldu. Cumartesi akşamı kampa girdik, pazar sabahı kalkıp aynaya baktığımda yüzümü o halde buldum. Büyük de acı verdi. Doktorlar bunun sıkıntı ve stresten ötürü olabileceğini söyledi. Belki aileden uzak olmak, bazı şeylerin birikimi ve vücudun zayıf düşmesiyle birlikte kendini göstermiş olma ihtimali var. Hastalığın sürdüğü zaman zarfı içerisinde hiçbir şekilde takıma faydalı olamadım. İyileşince de sezonun bitmesine çok az bir süre kalmıştı. Hatta son üç maçımızı oynayacaktık. Onlar da final maçlarıydı. Ancak Şenol Hoca bana hiç şans vermedi. Değil yedek olmak, kadroya bile almadı. Sebebini sorduğumda ise bariz bir sebebi olmadığını söyledi. Tabii ister istemez kafanızı şu soru kurcalamaya başlıyor, "Beni o kadar transfer etmek istemişti. Acaba şimdi niye hiç takımda düşünmüyor?" Bu konuda hocamızın üzerine çok gitmedim ve sesimi çıkarmadım. Çok istenilen bir oyuncu transfer edildikten sonra hastalık geçiriyor ve takımdan uzak kalıyor. Daha sonra iyileşiyor ama hiç forma şansı bulamıyor. Böyle bir durumda tabii yönetim, teknik adama, "Niye oyuncuyu oynatmıyorsun?" diye sorar. Çünkü oynatmadığı adama para ödemek istemez. Ben de bu gelişmeler üzerine takımdan ayrıldım.

Güney Kore Ligi ile ilgili görüşlerin neler? Ligin kalitesi nasıl?

Güney Kore ligi havaların iyi olduğu dönemde oynanıyor. Birinci Lig'de 14 takım bulunuyor ve küme düşme uygulaması yok. Bu ligin altında üniversite ligleri yer alıyor, ikinci lig bulunmuyor. Müsabaka takvimi de bizimkinden farklı. Bizim kış dönemimizde onlar ya tatilde oluyor ya da kamp gidiyor. Kalite şüphesiz Türkiye'dekinden aşağıda. Zaten Güney Kore'de futbol üçüncü derecede ilgi çeken spor dalı konumunda. Ondan önce beysbol ve golf geliyor. Amerikan kültürü belli ki orayı etkilemiş. Bunun yanında Milli Takım seviyesinde iyi durumdalar. Birçok oyuncu yurtdışına transfer yapıyor. Özellikle İngiltere ve Fransa liglerine. Benim oynadığım takımdan bir oyuncu Monaco'ya gitti. Takımlar çok koşan oyunculardan oluşuyor. İşin teknik kısmı ise yabancılara kalıyor. Ligde birçok Brezilyalı futbolcu forma giyiyor. Takımların kuvvet dengesi birbirine yakın. Bir sene şampiyon olan takım ertesi yıl sonunculuğa yakın olabiliyor. Basının futbola ilgisi ve takımlar üzerindeki baskısı yüksek değil. Sadece final maçlarında belirgin bir ilgi artışı oluyor. Seyirci konusuna gelirsek, her takımın belli bir taraftar kitlesi bulunuyor ama Türkiye'deki gibi değil. Bizim takımımızın stadı 60 bin kişilikti ama her maç gelen seyirci sayısı en fazla 10 bin olurdu.

Hedef biterse kariyer de biter

Yurtdışına çıkmışken belki başka liglerde de oynayabilirdin. Neden Türkiye'ye dönmeye karar verdin?

Geçirdiğim hastalıktan dolayı psikolojik olarak iyi durumda değildim. Takımda yer bulamayınca da sıkıntım arttı. Oradan Avrupa'ya gitmek zaten zordu. Zira onların beklentileri ve standartları daha farklı oluyor. Ama Avrupa'da oynamayı hâlâ istiyorum. Belki önümüzdeki sene olur. Ben futbol oynadığım sürece daima hedeflerim olacaktır. Örneğin, A Milli Takım'da oynamayı yıllardır istiyordum ve şimdi bunu başardım. Hedeflerinizi ne kadar yüksek tutarsanız, kariyeriniz o denli uzun olur. Hedefleriniz biterse, kariyeriniz de biter.

Herhangi bir lig tercihin olur mu?

İspanya'da oynamayı isterdim. İngiltere Ligi'ni de öyle ama oranın da standartları epeyce yüksek.

Aralıklarla üçüncü kez Ankaragücü'ndesin. Bu kulüple ayrı bir gönül bağın mı var?

Fenerbahçe'den ayrıldığım sezonda ciddi şekilde sakatlanmış, kimse de böyle bir futbolcuyu tercih etmediği için adeta ortada kalmıştım. Ankaragücü, tabiri caizse o dönem bana kucak açtı. Çok fazla oynayamasam da kulüpte bir sezon geçirdim. Sakatlık yüzünden belli bir seviyeye ulaşamadığım için takıma çok katkı sağlayamadım. Ayrıldıktan sonra kendimi toparladım ve formuma yeniden kavuştum. Bu aşamadan sonra elime tekrar Ankaragücü'ne dönme fırsatı geçti. Geçmişte takıma faydalı olamadığımı düşündüğüm için geri döndüm. İkinci dönemimde çok iyi bir performans sergiledim ve oradan Trabzonspor'a transfer oldum. Tüm bunların dışında, Ankara'yı seviyorum. Evim Ankara'da. Çocuklarım Ankara'da okuyor. Çocukların okulundan dolayı onları yanınızda götüremiyorsunuz. Özellikle Trabzon, Konya, Kore seyahatleri sonrası aileme yakın olmak istedim.

Ankara'nın nesini seviyorsun?

Ankara'nın sakin bir yaşantısı var. Doğma büyüme İstanbullu olmama ve 20 yaşına kadar orada yaşamama rağmen, kenti fazlasıyla karışık buluyorum. Bana göre olmadığını düşünüyorum. En iyisi İstanbul'a gezmek için gitmek. Ayrıca İstanbulluların hep bir denize yakın olma takıntıları vardır. Benim hiç öyle bir özlemim yok. Yaşadığım şehirde düzen olsun, deniz olmuş olmamış fark etmez.

Ankaragücü 5. büyük olmalı

Bu sezon Ankaragücü'nde kendinize nasıl bir hedef koydunuz?

Esas hedef Ankaragücü'nü daha iyi bir yere getirmek. Ankaragücü'nün Türkiye'deki beşinci büyük kulüp olması gerekiyor. Camia olarak diğer takımlardan köklü olduğunu biliyoruz. Yüzüncü yılını kutlayan dördüncü takım. Müthiş bir taraftar kitlesine sahibiz. Onlar, takımın arkasında durduğunda gerçek anlamda itici bir güç. Ankaragücü, futbolcuların oynamak için can attığı bir cazibe merkezi haline gelmeli. "100. Yılda Şampiyonluk" parolası aslında takımın daha ileriye gitmesi için bir sembol. Bu kadar yıl şampiyon olmayıp da "Şimdi şampiyon olacağız" demek zaten çok iddialı bir cümle. Öncelikli olarak mümkün olduğu kadar üst sıralara tutunmaya çalışacağız. Bunun dışında maddi ve manevi bazı sıkıntıları çözmemiz gerekiyor. Bunlar da atlatıldığında, kulüp beklenen noktaya gelecektir. 100. Yıl, umarım takımın yükselişe geçmesi için bir başlangıç olur.

Değişikliği seven bir oyuncu olduğunu biliyoruz. Bunun kariyerini nasıl etkilediğini düşünüyorsun?

Aslında değişikliği seven birisi değilim. Oturmuş düzeni seviyorum. Belli dönemlerde takım değişikliği yaşadığım için bu şekilde algılanıyor. İnsanlar bu değişiklikleri hep negatif algılıyor. "Bu adamda kesin bir sorun var ki, hep takım değiştiriyor" diye yorumlar yapıyorlar. Hiç akıllarına "Ceyhun iyi performansından dolayı takım değiştirmiş olamaz mı?" sorusu gelmiyor. Sakatlığımdan dolayı takım değiştirdiğim de oldu ama büyük çoğunluk performansımla alakalıydı. Türkiye'de takım değiştirmenin en önemli etkenlerinden bir tanesi de maddi sebepler. Gittiğiniz yerde hak ettiğiniz parayı alamadığınız zaman kulübünüzü değiştirmeniz gerekir. Türkiye'de herkes bunu bilir. Kulüplerimizde maddi sıkıntının olduğu aşikâr. İşte bu yüzden ben de normalde kazanmam gerekenden azını kazandım, bir futbolcu olarak da olmam gerekenden bir adım geride kaldım. Düzenli olarak bir yerde oynamış olsaydım şimdi belki de yurtdışında önde gelen bir kulüpte olurdum.

Ankaragücü ile sözleşmen sezonun bitimiyle birlikte sona erecek. Kendine yakın ve uzak gelecekle ilgili bir kariyer planı yaptın mı?

Futbolda neyin ne olacağı hiç belli değil. Belki devre arasında başka bir takıma gitmiş olabilirim veya tam tersi olur. Bakarsınız futbolu bırakana kadar Ankaragücü'nde oynarım. Ben hedeflerimi hiçbir zaman 3-4 seneye yaymam, kısa tutarım.

Bildiğin gibi Tugay Kerimoğlu 39 yaşında futbolu bıraktı. Türkiye'de olsa böyle bir yaşa kadar oynamaya nasıl bir gözle bakarlardı? Sen nereye kadar devam etmeyi düşünüyorsun?

Tugay Kerimoğlu, Bülent Korkmaz ve Hakan Şükür gibi oyunculardan Allah razı olsun. Şimdi de Rüştü Reçber ve Yusuf Şimşek'i bunların arasına katabiliriz. Futbolda emeklilik süresini yukarılara doğru çıkardılar. Tugay ağabey eğer yurtdışına transfer yapmasaydı, Türkiye'de kaldığı sezonun ertesinde futbolu bırakmış olurdu. Türkiye'de de bakış açısı değişmeye başladı. Futbolda yaşınız değil, ne kadar verimli olduğunuz önemli. Eğer 40 yaşındaysam ve bekleneni verebiliyorsam neden oynamayayım ki? Bu insanları niye rahatsız etsin?

Ama hep "Gençlerin önünü açın" mesajları veriliyor. Buna ne dersin?

Gençlerin önünü ben açmayacağım ki. Kendi çabalarıyla bir yerlere gelecekler. Ortaya koydukları performansla, bize "Artık yeter" mesajı verecekler. İnsanlar belli bir yaşa gelmiş futbolcuların oynadığını görünce "Hâlâ paraya doymadın mı?" sorusunu soruyor. İşin sadece maddi yanından bakıyorlar. Bizim futbol dışında bir becerimiz yok ki. Zanaatkâr değiliz. Çocuk yaştan beri yaptığımız mesleğin ömrü ise kısa. Bir futbolcu zaten 19 yaşından sonra belli ekonomik kazanımlar elde ediyor. Daha sonra bir ailesi oluyor, bakmakla yükümlü olduğu çocukları geliyor ve futbolu bıraktıktan sonrasını da düşünmek zorunda. Futbolu bıraktıktan sonra bir futbolcu kadar gelir elde edemeyeceksiniz. Bunları hesap edince, yaşları ileri olup da futbola devam edenleri anlamak zor değil. Ayrıca bu mesleği seviyoruz. Sevdiğimiz bir şeyden kopmayı da istemeyiz. Mümkün olduğunca devam ettirmek isteriz. Emekli olan insanlara sorun; evet, güzel bir şeydir çalıştıktan sonra dinlenmek ama boş durmak onları da rahatsız ediyordur. Maçlar, kamplar derken, futbolcu müthiş aktif bir yaşam sürüyor. Bir anda ondan koptuğunu düşünmek korkutucu. Çünkü futbol bir tutku. Bir teknik adam olarak piyasanın içinde kalsanız bile, bu durum faal futbolcu olmak gibi değil. Türkiye liglerinde ekonomik kriz yüzünden parasını alamadan oynayan birçok futbolcu var. Kimse bunların neden oynadığını sormuyor? Cevabı açık. Çünkü mesleklerini seviyorlar. Bana sorarsanız da dünyanın en güzel mesleklerinden bir tanesi futbol oynamak.

Disiplinsiz değil agresifim

Neden seninle ilgili "disiplinsiz" yakıştırması yapılıyor?

Fenerbahçe'de oynarken Ariel Ortega ile saha içinde bir tartışmamız konuşuldu. Bundan sonra disiplinsiz sıfatı üstüme yapıştı kaldı. Böyle bir oyuncu olduğumu düşünmüyorum. Bazen dik kafalı davrandım ama bugüne kadar çalıştığım teknik adamlara ve oyuncu arkadaşlarıma sorarsanız, kimsenin beni böyle niteleyeceğini sanmıyorum. Karakter olarak saha içinde agresif oluyorum. Bazen maça çıkmadan önce kendime telkin yapıyorum, "Ceyhun, bu maçta hiç sinirlenmeyeceksin. Ne olursa olsun sakin olacaksın, kimseyle tartışmayacaksın" diyorum. Ama sahaya çıktığım zaman bu şartlandırmadan eser kalmıyor.

Yusuf'a ve sana, hatta geçmişte Sergen'e baktığımızda hep bir "Olmaları gereken yerde bir türlü olamadılar" şeklinde bir yakınma görüyoruz. Bunun sebebi ne?

Burada hata bizde, yani futbolcularda. Yaşınız gençken yeteneğinizin farkında oluyorsunuz ama onun size neler getirebileceğinin bilincinde olmadığınız için bir dönemde bazı şeyleri kaybediyorsunuz. Hovardalık yapıyorsunuz. Sonra yaşınız ilerliyor, seneler geçiyor ve geriye dönmek mümkün olmuyor. Bir de Türk insanında çekememezlik var. Birisi biraz sivrilip yükseldi mi hemen onu kendi seviyemize çekmeye çalışırız. Bunun da etkisi olmuştur. Bakın, bugün dünya futbolunda belli bir seviyenin üzerine çıkmış Türk futbolcusu yoktur. Halbuki birçok insandan Türklerin bu konuda diğer ülkelerdeki kişilere göre daha yetenekli olduğu yorumunu duyabilirsiniz.

Türk futbolunda bireysel yetenekli futbolcuların öncülük etmesiyle takımların başarı elde ettiği, ancak takım oyunu konusunda eksiklerimiz olduğu fikrine katılıyor musun?

Bu eksiklik aslında en baştan kaynaklanıyor. Altyapıda bazı eğitimler daha yeni yeni başlıyor. Biz de birçok anlamda eğitilmedik zamanında. Belki o şartlara göre öyle olması gerekiyordu ama olması gerekeni alamadık diye düşünüyorum. Artık futbolcuları yurtdışında 5 yaşından itibaren eğitmeye başlıyorlar, belli şeyler aşılıyorlar. Bilhassa disiplin, yaşantı ve takım ruhu anlamında. Biz bunları çok geç almaya başlıyoruz. Buna Türk futbolcusunun "Ben nasıl olsa yetenekliyim" düşüncesi de eklenince, bir şeylerin farkına vardığınızda iş işten geçmiş oluyor. Ayrıca, bireysel anlamda yetenekli futbolcular takım için bir şeyler yapmaya gayret ediyor. 5 kişiyi geçip gol attığımda ertesi gün Ceyhun 1- rakip takım 0 yazmayacak gazetelerde. Benim takımımın ismi yazacak. O yüzden bu görüşe katılmıyorum. Bunlar o oyuncuların göz önüne çıkmasını engellemek için söylenen sözler.

Yaşadığın bunca tecrübeden sonra, genç oyunculara neler tavsiye edersin?

Bulundukları durumun farkında olmalarını tavsiye ederim. Yaptığımız iş zevkli ama zor. Baskısı ve stresi oldukça yüksek. Her zaman daha iyisini yapmaya çalışmalılar. Hiçbir zaman "Ben oldum" dememeliler. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki, her anı değerlendirmek lâzım.

Hep teknik adamların futbolculardan beklentileri üzerine konuşulur. Peki, bir futbolcu olarak senin teknik adamdan beklentilerin neler?

Çok fazla bir beklentim yok. Futbolcuya davranılması gerektiği gibi davranılmalı. Türk insanının büyük bir kısmı duygusal. Oyuncuya daha yapıcı yaklaşmak lâzım. Dışarıdan bizleri kritik eden kişiler de öyle olmalı. Futbolcunun moralini bozmadan, geleceği düşünerek, daha doğal davranmak gerekli. Teknik adamların işlerinin de çok zor olduğunu söylemeliyiz. Takımlarda genelde 25 tane futbolcu olur. Bu oyuncular kendi yaptıklarından sorumludur ama teknik direktör bu oyuncuların tamamından sorumludur. 25 kişinin de farklı karakterde olacağını tahmin edersek, teknik direktörün de hepsine farklı davranmasını bekleyemeyiz.

Önümüzde yakın hedef olarak 2012 Avrupa Şampiyonası ve 2014 Dünya Kupası bulunuyor. Genç jenerasyondaki oyunculara ve Türk futbolunun bugünkü durumuna baktığında, bu hedefler hakkında nasıl bir değerlendirme yaparsın?

Hedef her şampiyonaya ya da turnuvaya katılmak olmalı. Bunun başarılabileceğine inanıyorum. Yeni gelen jenerasyon da bazı şeyleri örnek alarak hazırlanmalı. İnsanların da onları desteklemeleri gerekli. Dünya üzerinde futbolcular arasında büyük farklar kaldığına inanmıyorum. Artık antrenman metotları da birbirinin aynı. Sadece kendinizi maça nasıl hazırladığınız ve motive ettiğiniz önemli diye düşünüyorum.

Bunca yıldır göz önünde olan bir futbolcu olmana rağmen ilk kez A Milli Takım'a çağrıldın. "Neden daha önce A Milli formayı giyemedim" diye kendine hiç sordun mu? Çağrı senin için bir sürpriz miydi?

Evet, davet benim için sürpriz oldu. Daha önce neden A Milli Takım'a gelmediğimi düşünmüştüm ama kendime göre cevaplarımı da buldum. Kadroya girememiş olmanın o dönemki tercihlerle ilgili olduğu fikrindeyim. Çağrılmam konusunda hiçbir zaman ümidimi kesmedim. Şimdi tercih edildiğim için mutlu oldum ve gurur duydum. Milli Takım'a çağrılmayacak bir hata yaptığımı düşünmüyorum. Bunu da kendime çok sıkıntı etmedim.

Milli Takım'ın 2010 Dünya Kupası elemelerinde oynadığı maçları bir izleyici gözüyle değerlendirirsen, performans konusunda nasıl bir değerlendirme yaparsın?

Ben milli maçları bir taraftar gözüyle izlerim. Hangi takımı tutuyorsun dedikleri zaman hep "Milli Takım" diye cevap veririm. Karşılaşmaları biz nasıl oynadık ya da rakip takım nasıl oynadı diye analiz etmek için değil, keyif almak için izlerim. O yüzden bunlarla ilgili net bir yorum yapamayacağım. Sadece eleme gruplarının kuraları çekildiği zaman rakiplerimizin kolay olduğu yorumu yapılmıştı. Aslında kolay gözüken gruplar zor olanlardır. Çünkü favori gösterilmeyen takımlar rahattır. Estonya, Bosna-Hersek ve Belçika için durum böyleydi. O takımların hevesi de fazla oluyor. Kendilerini Dünya Kupası gibi bir arenada göstermek istiyorlar. Bosna-Hersek ve Estonya bu tanıma daha da uyuyor. Bu olayın da bizim maçların skorlarına etkisi olmuştur.



TamSaha Eski Sayılar

Site İçi Arama
Detaylı Arama
 
 
 

İletişim | Site Haritası | Kopya Hakları | Kullanım Şartları | Sponsorlar
Tüm hakları Türkiye Futbol Federasyonu'na aittir.