TFF
ANA SAYFA
TFF
MİLLİ TAKIMLAR
LİGLER
KUPALAR
FGD
BİLGİ BANKASI
 
 
Tarık Ongun: "Zor olanı seviyorum" 01.07.2010
Tarık Ongun: "Zor olanı seviyorum"

27 yaşında başladığı hakemlikte çok mesafe kat etti ve FIFA yardımcı hakem kokartını taktı. Cüneyt Çakır'ın yönettiği Fulham-Hamburg UEFA Avrupa Ligi yarı final maçının yardımcı hakemlerinde birisi de oydu. İTÜ İşletme Mühendisliği mezunu, önemli bir inşaat firmasının satıştan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı, tüplü dalış öğretmeni ve bir sinema meraklısı. Hakemliğe başlamadan önce de dünyanın farklı ülkelerinde maç izleyen bir futbol sevdalısı.

Röportaj: Mazlum Uluç / TamSaha

Cüneyt Çakır'la birlikte Fulham-Hamburg UEFA Avrupa Ligi yarı final maçını yöneten Tarık Ongun'u daha yakından tanımak istiyoruz.

1973 İstanbul doğumluyum. Kadıköy Anadolu Lisesi'ni ve ardından da İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği'ni bitirdim. Yaklaşık 15 yıldır çeşitli sektör ve firmalarda satış pazarlama üzerine çalışıyorum. Şu anda da gayrimenkul üzerine lider bir kuruluşta satış ve pazarlamadan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyorum. Evliyim.

Futbola ilginiz nasıl doğdu, geçmişte futbol oynadınız mı?

Ailemde geçmişte farklı takımlarda oynamış büyüklerim var. Babam da futbola çok meraklı. Bana futbolu sevdiren de odur. Ortaokul, lise ve üniversite takımlarında kalecilik yaptım. İş hayatına başladıktan sonra futbol sekteye uğradı. Ama yurt içinde ve dışında iyi bir futbol izleyicisi oldum. Özellikle arkadaş gruplarımla yurt dışı seyahatlerimi maçlara denk getirmeye çalışırdım. 2000 Avrupa Şampiyonası'nın yanı sıra Fransa'da, Brezilya'da, İngiltere'de, İtalya'da ve birçok başka ülkede maç izledim. Bu benim özel zevkimdi. Daha sonra Koç Topluluğu'nda çalışırken, iş arkadaşlarımdan biri, şu anda FIFA hakemi olan Bülent Gökçü'ydü. Bana "Senden iyi hakem olur" diyordu. 2000 yılında da beni kursa yazdırdı. Ben de merak ettiğim için gittim. Kursun ardından amatör liglerde, genç takım maçlarında hakemlik yapmaya başladım ve 10 sene içinde de bugün geldiğim noktaya ulaştım.

Neden hakemlik değil de yardımcı hakemlik yapıyorsunuz?

Aslında hepimiz bu işe hakemlik ve yardımcı hakemlik yaparak başlıyoruz. Ben de C Klasmanı'ndayken 3. Lig'de hakemlik yapıyordum. Fakat hakemliğe 27 yaşında başladım. Daha üst liglerde hakem olabilmek için gerekli yaş sınırlarını aşmıştım. Dolayısıyla bir anda üst klasmana çıkamayacaktım. O noktada hedefim kalmayınca kendime yeni bir hedef belirlemek istedim. Bunu o dönemdeki yöneticilerimle paylaştım. Olumlu karşıladılar ve üst liglerde yardımcı hakem olarak görev verdiler. Başarılı olunca da Süper Lig yardımcı hakem kadrosuna alındım. Şu anda da bambaşka hedeflerle yürüyorum. İşimde, özel hayatımda ve hakemlikte hedeflerle yaşamayı çok seviyorum. Dolayısıyla burada da bir hedefim var ve o hedef için koşuyorum.

Nedir o hedef?

2014 Dünya Kupası.

Peki, bu konuda bir ümit ışığı görünüyor mu? 2014 için Türk hakemliğinin önü açık mı?

Bence açık. Şu anda FIFA listesinde bulunan hakemlerimiz hem yaş hem de performans olarak çok hızlı klasman yükselebilecek ve daha iyi maçlar yönetebilecek kapasitede. Dolayısıyla ben 2010'lu yılların Türk hakemliği için çok başarılı geçeceğini düşünüyorum.

27 yaşında hakemliğe başlamışsınız ama çabuk bir yükseliş olmuş galiba.

Çabuk demeyelim ama yardımcı hakemliğe geçtikten sonra performansım hep olumlu yönde gelişti. Maçlarımda aldığım eleştirileri olumlu yöne çevirmek ve kendimi geliştirmek için kullandım. Çok hakem, çok maç izledim. Daha çok kat etmem gereken yol ve eksiklerim olduğunu düşünüyorum ve bunun için de çalışıyorum.

Çok hakem ve maç izlemekten söz ettiniz. Hepimiz maç izliyoruz ama kendisini geliştirmek isteyen birisi olarak sizin farklı bir izleme tarzınız olmalı. Nasıl bir gözle takip ediyorsunuz maçları?

Her maçın kendi içerisinde farklı özellikleri var. Bir genç veya bir minik maçından ya da üst düzey bir maçtan öğrenecek farklı şeyler çıkarabiliyoruz. Zaten futbolun özelliği bu. Bir çok maç kendi içinde yenilikler taşıyabiliyor. Dolayısıyla öncelikle ileriki maçlarda karşıma neler çıkabileceğine dikkat ediyorum. O maçtan bir şey öğrenip sonraki maçları nasıl taşıyabilirim diye düşünüyorum. Bu farklı bir ofsayt pozisyonu, oyuncuların tutumu, seyircinin veya kulübedekilerin yaptığı bir hareket olabilir. Artık teknik adamlar ve oyuncular futbol oyun kurallarından maksimum faydalanmak istiyor. Farklı atraksiyonlar deniyorlar. Bunları çözebilmek için bizim daha önce izlemiş olmamız lâzım. Önceden hazırlıklı olabilmek pozisyonu çözmek için çok önemli. Çünkü nabız yüksek ve yorgunken hiç görmediğiniz bir şeyle karşılaştığınızda çözmeniz zor olabiliyor. Hazırlıklı olabilmek için çok maç izlemek son derece faydalı.

Bu kadar çok izleme arasında beğendiğiniz yardımcı hakemler var mıydı?

Sadece hakemlikte değil, özel ve iş hayatımda da beğendiğim çok insan oldu. Hepsinin en ön plandaki yönlerini dikkate almaya çalışıyorum. Açıkçası ben hakem olmadan önce yardımcı hakemleri fazla izlemezdim. Son dönemde özellikle Koray Gençerler'in yardımcı hakemliğini, beni hakem yapan Bülent Gökçü'nün soğukkanlılığını, Baki Tuncay Akkın'ın tecrübesini ve sahadaki duruşunu kendime örnek aldığım çok zaman olmuştur.

İyi bir yardımcı hakemin en temel ayırt edici özelliği nedir?

Her durumda konsantre kalabilmek ve hakemine her durumda yardımcı olabilecek şekilde kendini hazır tutabilmek. Çünkü hakemin konsantre olması yardımcı hakeme göre daha kolay. Hakem sürekli oyunda, sizin ise top diğer yarı sahada oynanırken oyundan kopma ihtimaliniz var. Bulunduğunuz yer itibarıyla kenardan etkilenme durumunuz da söz konusu. Dışarıdan kendinizi soyutlayarak her durumda içeriye konsantre olabilmek, sürekli hakemiyle ilişkide kalıp onun isteyebileceği yardımı önceden tahmin ederek müdahalede bulunabilmek zaten başarıyı getiriyor. Farkı oluşturan da bu diye düşünüyorum.

Maçtan önce film izlerim

Konsantrasyon gerçekten de önemli. Bir yandan oyunun boşluklarında, diğer yandan da kenardan gelen müdahalelerde konsantre kalmayı nasıl sağlıyorsunuz?

Bunun özel teknikleri var. Özellikle son iki sezondur bununla ilgili eğitimler de alıyor ve sürekli kendimizi geliştiriyoruz. Eğer sahadaki 90 dakikalık performansa, mental ve fiziksel olarak iyi hazırlandıysanız bu konsantrasyonu sağlayabiliyorsunuz. Yoksa maçı maçtan önce hiç oynatmadıysanız, o ana kadar o maçı hiç yaşamadıysanız konsantrasyonu zor sağlarsınız. Bizim yaptığımız şey iki-üç gün önceden maçı yaşamaya başlamak. O zaman konsantrasyon da otomatik olarak geliyor. Burada sakıncalı olan bir şey daha var, o da aşırı konsantrasyon ve motivasyon. O da fazlaca yakına odaklanmanıza yol açıyor ve başka şeyleri kaçırmanıza sebebiyet veriyor. Burada bize yardımcı olan bir şey daha var, telsiz. Telsiz sistemi birbirimizle irtibatımızı sağlarken, konsantrasyonumuzu dengelememize de yardım ediyor. Özellikle sürekli birlikte görev yaptığımız arkadaşlarla bunu çok daha rahat yapabiliyoruz. Onların yüz ifadelerinden ve vücut dillerinden de mevcut durumlarını anlayıp birbirimize müdahale etme şansımız oluyor. Ben bu konuda arkadaşlarımdan çok destek aldığımı bilirim. Aşırı konsantrasyondan korunmak için özel bir yönetimim de var. Kendimi çok fazla kaptırmamak için maçtan bir gün önce kesinlikle bir film izlerim. Kitap okumaya gayret ederim ya da işimle ilgili bir şeyler yaparım.

Yardımcı hakemin hemen önünde yaşanan pozisyonlarda hakeme gönderdikleri uyarılar bazen kabul görmüyor. O anda ne düşünüyorsunuz?

Aslında yardımcı hakemliğin püf noktalarından biri bu. Sizin göreviniz her durumda hakeme yardım etmek. Eğer herhangi bir şekilde hakem arkadaşımız bizim görüşümüze katılmazsa, kendi kendimize düşünmemiz gereken şey şu: "Benim amacım hakeme yardım etmekti, görüşümü ilettim ama karar mercii hakem." Ben bunu bilerek yardımcı hakem olduğum için sahada böyle bir durum beni bozmuyor. Zaten bozarsa ve olay 30. dakikada yaşandıysa, 60 dakika normal performans gösteremem. Bizim görevimiz 90 dakikayı takım olarak başarılı biçimde tamamlayabilmek.

Baki Tuncay Akkın'la yaptığım röportajda, "Hakemin stilini bilmek ve ona uygun davranmak gerekir" dedi. Bu yaklaşım bana oldukça çarpıcı göründü. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir? Gerçekten de iki farklı tarzdaki hakeme yardım etmekte fark var mı?

Var. İşte az önce bahsettiğim maç ve hakem izleme konusu bu yüzden çok önemli. Ben maça çıkmadığımda da hakem arkadaşlarımı izliyorum ve onların sahadaki maç yönetiş tarzları arasındaki farkları inceliyorum. Sahaya çıkıp onlara yardım ederken de bu tarzı dikkate alıyorum. Eğer bunu yapmazsanız, az önce konuştuğumuz çatışmalar, ters düşmeler çok fazla yaşanır. Siz hakemi hiç tanımaz ve buna rağmen onun yönetiş tarzını dikkate almadan kendi tarzınızla yardımcılık yapmaya kalkarsanız o zaman başarı gelmez. Tabii ki doğru karar vermek çok önemli ama en önemlisi birlikte doğruyu bulmak. Bu da iletişimle oluyor. Baki Hocamın tecrübesinden çok faydalanmışımdır, bu konuda da kendisine kesinlikle katılıyorum.

Sizden 10 yıl önce bu işe başlayan hakemlerin arasından sıyrılıp da bugün FIFA kokartı takmanızı sağlayan özellikleriniz olmalı.

Bu soruyu aslında yöneticilerimize sormak gerekir. Ama sanırım iş hayatında yönetici olarak çalışıyor olmam, futbol ve hakemliğe olan yakın ilgim, bu konudaki konsantrasyonum, özverim ve çalışkanlığım, en önemlisi de sahadaki performansım etkili oldu diye düşünüyorum. Ancak hem genç arkadaşlar hem de tecrübeli kadro içerisinde çok çok iyi yardımcı hakemler var. O yüzden ben hâlâ öğrenecek çok şeyim olduğunu düşünüyorum. Çünkü 10 yıllık bir hakemlik geçmişim var. Beraber görev yaptığım arkadaşların ortalaması 15-20 yıl. Dolayısıyla benim onlara göre her zaman bir tecrübe eksikliğim var. Saha tecrübesi gerçekten çok farklı. Ben de daha çabuk öğrenerek, daha çok çalışarak telafi etmeye uğraşıyorum.

Süper Lig'de yönettiğiniz ilk maçı hatırlıyor musunuz?

Hatırlamaz olur muyum? 2006 yılındaki Kayseri Erciyesspor-Bursaspor maçı. Hakem Mehmet Fatih Gökçe. O maçta yardımcı hakemlik performansı olarak başarılıydım ama bir ofsayt pozisyonunda spesifik bir hata yaptım. Hatayı yaptığımı anladığım anda Fatih Hoca hatamı anında düzeltti ve demin konuştuğumuz uyuşmazlık durumu ortaya çıktı ama takım olarak doğru karar vermiş olduk. Pozisyonun devamında da gol geldi. Benim için çok önemli bir tecrübeydi. Hem maçın skoruna tesir etmedik hem de ben o pozisyona takılıp kalmadığımı yöneticilerime göstermiş oldum.

Hakemlikte bazen kötü anlar da yaşanıyor. Sizin de iyi bir işiniz var. Hiç "Bu hakemliği bırakayım" noktasına geldiğiniz oldu mu?

Hiçbir zaman olmadı. Ben özel hayatımı, ailemi, eşimi, arkadaşlarımı, iş hayatımı ve hakemlik hayatımı olabildiğince net çizgilerle birbirinden ayırmaya çalışıyorum. Pazar akşamı oynanan bir maç ne kadar problemi biterse bitsin Pazartesi sabahı işime geldiğimde artık benim için sadece iş var. Olumsuz şeyler duyuyorum, yazılıyor, konuşuluyor ama her işte bunlar yaşanabiliyor. Her zaman mükemmel bir şekilde devam etmeniz mümkün değil. Bunları kabullendiğim için hayata pozitif bakan bir insanım. Oradan öğreneceklerimi öğreniyorum, gerisi hoş bir seda olarak kalıyor.

Peki, herkesin futbolla bu kadar ilgili olduğu bir dönemde, iş yerinizde hakemlikle ilgili konuları hiç konuşmuyor musunuz?

Ben konuyu mesaiye taşımak isteyenlere öğle yemeği için randevu veriyorum. Geniş masalar kuruluyor ve orada pozisyonlar tartışılıyor. Ben kendi yorumlarımı anlatıyorum. Sonuçta futbolda her zaman bir tane doğru olmuyor. Herkesin kendi yorumu var. Herkes kendi doğrusunu ortaya koyuyor ve sağlıklı bir biçimde tartışıyoruz.

Kamuoyunun futbol konusundaki bilgisi nasıl sizce?

Müthiş. Ben çok beğeniyorum. Son dönemde çok iyi üç tane futbol radyosu var. Oraya bağlanan insanları dinledikçe, futbolseverlerin müthiş bir bilgisi olduğunu görüyorum. İnsanların dünya futbolu, kurallar, oyuncular ve teknik bakış konusundaki bilgileri çok gelişti. Tribünde 30 bin teknik direktör olduğundan bahsedilir ya… Bu doğru gerçekten. İnsanlar böyle yaşıyorlar. Oyuncu çıkarıyor, oyuncu sokuyorlar, transfer yapıyorlar, antrenman sistemi değiştiriyorlar, hakemin yerine karar veriyorlar. İşte tüm bunlar Türkiye'yi bir futbol ülkesi yapıyor. İnsanların futbol konusundaki bu bilgileri de hakemler açısından avantaj aslında. Bir şeyin doğrusunu bilmek toleransı artırır. Her zaman bilgiyi yeğlerim.

Doğruyu bilmek acaba her zaman toleransı artırıyor mu, bu konuda şüphelerim var. Çünkü hakemliği ve kuralları en iyi bilenler eski hakemler. Ancak galiba en çok onların yaptığı yorumlar acı veriyor hakemlere.

Herkes kendi işini yapıyor diye düşünüyorum. Biz sahada en iyi şekilde hakemlik yapmak istiyoruz. Eski hocalarımız ve yöneticilerimiz ise televizyonculuk mesleğinde bulunuyorlar ve onlar da işlerini yapıyorlar. Saygı göstermek lâzım diye düşünüyorum.

Hatalarımı not alırım

Peki, televizyondaki yorumları izliyor musunuz? Gelen eleştiriler sizi nasıl etkiliyor?

Televizyon ve gazeteleri nadiren izliyorum. Eleştirilerin içinde hakikaten düzeltmem gerektiğini düşündüğüm bir nokta varsa onu not alıyorum. Böyle bir defterim var. Bu hata sol elle bayrak kaldırmak olabilir, bir deparımın kalitesi olabilir, duruş yerimle ilgili bir sorun olabilir. Ama onun dışında yanlış karar verip vermediğimin tahlilini zaten kendim de yapabiliyorum. Dolayısıyla bu benim için önemli bir yorum olmuyor.

Futbolcu hakem ilişkileri önemli. Sizin için "müsamahasız" diye bir yorum da gördüm, "Oyuncuya yaptığı hatayı anlatır" diye bir yoruma da rastladım. Anladığım kadarıyla duruma göre tavır alıyorsunuz.

Kesinlikle. En önemli avantajım iş hayatında uzun süredir yöneticilik yapıyor ve geniş kadrolarla çalışıyor olmam. Her insan birbirinden farklıdır. Dolayısıyla her insanın o anda sakinleşmek için ihtiyaç duyduğu şey de farklıdır. Kimisine çok sert bir bakış, kimisine çok kibar bir söz etkili olabilir.

Peki, bu ayrımı nasıl yapıyorsunuz?

Yüz ifadesine, jestine, mimiklerine bakıyorum. Bana geliş tarzına bakıyorum. Buradaki ince nokta şu, yanlış adama yanlış hareketi yaparsınız o zaman sonuçlarına katlanmak zorunda kalırsınız. Orada denge çok önemli. İnsanları tanımaya çalışıyorum. Sabit bir tarzım yok. Durumsal hareket etmeyi tercih ediyorum.

Kibar bir sözün etkili olduğu oyuncu denildiğinde ilk aklınıza gelen isim kim?

İsim vermem. Çünkü inanın hiç beklemediğiniz oyuncu, hiç beklemediğiniz anda size en çok yardım eden adam olabiliyor. Kişinin o andaki ruh haliyle çok alâkalı çünkü. O anda canı yanmıştır, geçmişte yaşadığı bir şey aklına gelmiştir, maçın o andaki skoru önemlidir, rakibi arkadaşıdır farklı bir tepki verebilir, hiç sevmediği bir kişidir, farklı bir tepki verebilir. Ben olabildiğince önyargısız ve durumu iyi değerlendirerek tavır belirlemeye çalışıyorum.

Yurt dışında yönettiğiniz maçlarla Türkiye'deki maçların atmosferi açısından nasıl farklar gözlemliyorsunuz?

Her maçın kendi içerisinde farklılıkları var. Ama asıl önemli olan bulunduğunuz ülkenin veya oradaki oyuncu gruplarının nasıl bir ruh halinde oldukları. Avrupa'nın kuzey ülkeleriyle güney ülkeleri arasında farklar var. Çünkü insanların doğası farklı. Yaşadıkları iklim farklı. Britanya adasında maç yönetiyorsanız oradaki oyuncunun da seyircinin de futbola bakışı farklı. Sık sık "İngiltere'de böyle değil" denir. Aslında eskiden İngiltere'de de böyleydi. Ama Margaret Thatcher yasaklar koydu ve kendi cezalarını kendisi kesti, sonrasında İngiltere'de çok radikal değişikler oldu. İngiliz futbolu paradigmalarını yıktı. Şimdi artık bir oyuncusu kırmızı kart gördüğünde teknik adamlar hakemi değil, oyuncusunu suçluyor. Akdeniz ülkelerinde ise hakem suçlu görülüyor. Bu yaşanan iklimle, ülkenin sosyal ve ekonomik durumuyla çok alakalı. Dolayısıyla "Avrupa'daki maç, Türkiye'deki maç" diye ayırt etmiyorum. Oynayan oyuncu grubu ve oynanan iklim daha önemli diye düşünüyorum.

Kolay olan zevkli değil

Bu açıdan bakıldığında en kolay hakemlik nerede yapılabilirdi?

Valla kolayı hiç düşünmedim, kolay benim sevdiğim bir şey değil. Çünkü kolay zevkli değil. Zevk almadığım bir şeyi yapmak da benim istediğim bir şey değil. Zor olanı söyleyeyim; bence ateşli ülkelerde, Akdeniz ülkelerinde ya da Güney Amerika'da hakemlik yapmak çok daha zor. Çünkü oyuncunun konsantrasyonu sadece futbol oynamak değil. Seyircinin bakışı da öyle değil. Oralarda sadece kazanmaya odaklı bir sistem var ve bu sistem otomatikman hakemin üzerindeki baskıyı artırıyor. O zaman işimiz daha zorlaşıyor, ben de zoru çok seviyorum.

Problem çözmek hoşunuza mı gidiyor?

Benim hayatım problem çözmekle geçti zaten. İmkânsız diye bir şey yoktur derler ya… Bu benim çok inandığım bir söz. Zor şeyler biraz zaman alır ama ben o zamanı kısaltmaya çalışıyorum.

Hepimiz yardımcı hakemler için ofsayt kararlarının çok kritik olduğunu biliyoruz. Peki, bu kararda hatayı asgariye indirebilmenin bir püf noktası var mı?

Topun sesini duyduğumuz veya duyamadığımız maçlar var. Hissettiğimiz veya gördüğümüz maçlar var. Yine aynı cevabı vereceğim, durumsaldır. Siz o andaki ortama göre, topun çıkış yönüne, hızına, oyuncuların tarzına göre yeni bir taktik geliştirmek zorundasınız. Her takım farklı oynuyor. Kimisi kalecisinden uzun toplarla, kimisi ara paslarla oynuyor, kimisi sırtı dönükken topuk pası atıyor ve çok kolay gibi gözüken bir ofsayt pozisyonu öyle bir pozisyonu beklemediğiniz için çok zor bir hale gelebiliyor. Dolayısıyla çok iyi konsantre olup, oyuncuların oyun stilini anlamak gerekiyor.

Bu stili anlamak için önceden bir çalışma yapıyor musunuz?

Tabii bir çalışma yapıyorsunuz ama zaten maçın ilk 15 dakikası çok belirleyici oluyor. Genellikle maç öncesi tahminlerimiz de tutuyor. Maç öncesi toplantılarımızda takımların nasıl bir taktikle oynayacağını kendi aramızda tartışıyoruz. Bunlar maçı önceden yaşamak için çok faydalı antrenmanlar. Dolayısıyla maça çıktığımızda her pozisyona kendimizi hazırlamaya çalışıyoruz. Ancak her pozisyon kendi içinde saklı. Ben hiç hakemlik yapmazken de tribünde kritik pozisyonlarla ilgili bir karar verir ve çetele tutardım. Sonra evde televizyondan seyredip verdiğim kararın doğru mu yanlış mı olduğuna bakardım.

O zaman şunu sormak lâzım, tribünde çetele tuttuğunuz dönemde hakemler hakkında ne düşünüyordunuz?

Genellikle çok olumlu düşünmezdim. Tüm hakemler de geçmişte seyircilik yaptı. Seyirci hakemlere karşı olumsuz bir role sahip. Sonuçta ben de seyircilerden biriydim ve "Hayır, ben hakemleri çok severdim" dersem çok mantıklı bir şey söylemiş olmam. Ama ben hakem olmadan önce hakemleri genel olarak değil pozisyon olarak değerlendirirdim. "Nasıl doğru karar verebildi?" ya da "Nerede olsaydı doğru karar verebilirdi?" gibi değerlendirirdim.

Peki, geçmişteki bu çetele tutma çalışması, hakem olduktan sonra işinize yaradı mı?

Kesinlikle çok yaradı. Ben işimi hep mükemmel yapmayı seven bir insan olduğum için, geçmişte gördüklerim bana hep bir tecrübe olarak geri döndü. Üzerine eğitimlerden öğrendiğim şeyler oldu ve hakemliğin dışarıdan seyrettiğimle alâkası olmadığını anladım. Maalesef dışarıdan her şey bambaşka görünüyor.

Nasıl bambaşka yani?

Dışarıdan her şey çok kolay görünüyor. "Nasıl göremez, nasıl veremez, nasıl atamaz?" demek dışarıdan çok basit. Ama sahanın içerisine girip de orada sizi çevreleyen onlarca faktör yan yana geldiğinde, bazen yanlış kararlar çıkabiliyor. Sonuçta hiçbir meslek yok ki, aynı anda bu kadar olumsuz faktör varken, herkesin sizi eleştirdiği bir noktada dururken, bir saniye içinde doğru karar verebilesiniz.

Hakemliğe başlarken bir gün UEFA Avrupa Ligi'nin yarı final maçına çıkabileceğinizi hayal etmiş miydiniz?

Hakemliğe başladığımda ilk hedefim Fenerbahçe-Galatasaray maçında sahada olabilmekti. Derbilerin havası bambaşka. Öncelikle onlardan birinde olabilmeyi hedeflemiştim ve bu maçlarda görev alma şansım oldu. Başladığım gün Avrupa'da maça çıkma hayalim yoktu ama artık hedef Dünya Kupası'nda önemli maçlar yönetmek.

Fulham-Hamburg maçına giderken neler hissettiniz?

Yaklaşık 15 yıldır Türk hakemlerinin yönettiği ilk yarı final maçıydı bu. Bizlere verilmiş çok önemli bir görev vardı. Orada ülkemizi temsil ediyoruz. Türk hakemliğinin Avrupa'da yeniden konumlandırmasında kilit maçtı bu bana göre. Kendimi bu şekilde motive ettim. Bu kilit maçı başarıyla yönettiğimizde Türk hakemliğinin Avrupa'da farklı şekilde konumlandırılabileceğini, diğer FIFA hakemlerimizin de zorluk derecesi daha yüksek maçlar alabileceğini biliyorduk. Çok da olumlu sonuçlandı. Hem UEFA hem Türkiye Futbol Federasyonu hem de MHK'yı mutlu edebilecek bir sonuçla döndüğümüzü düşünüyorum.

UEFA Avrupa Ligi'nde yarı final yönetiyorsunuz, sonrasında Türkiye'de yönettiğiniz bir Konyaspor-Karşıyaka maçında sert eleştiriler alabiliyorsunuz. Hakemliğin çok inişli-çıkışı bir meslek olduğunun önemli bir göstergesi bu galiba.

Diyorum ya her maç kendi içinde çok özel. Konyaspor-Karşıyaka maçı her iki takım için Süper Lig'e çıkmak açısından çok önemliydi. Konyaspor geri dönmek, Karşıyaka uzun yıllar sonra Süper Lig'e çıkma hedefine ulaşmak istiyordu. Ben iki takımı da düşünerek o maça kendimi hazırladım. Evet, Fulham-Hamburg maçı çok önemli bir maçtı ama bence Konyaspor-Karşıyaka da kendi içinde çok önemli bir maçtı. O oyuncular, o şehirler için de anlamı büyüktü. Bir taç pozisyonunda itirazlar oldu. Ben topun tamamının çizgiyi geçmediği kararını verdim ve o pozisyon birkaç pas sonra golle neticelendi. Karşıyakalılardan da tepki aldım. Ben bu tepkileri normal karşılıyorum. Hakemlik yapıyorsanız, yaşanmaması mümkün olmayan bir durum bu.

Hakemliğin ve işinizin dışında nelerle ilgileniyorsunuz?

Uzun süredir yöneticilik yapıyorum ve bu da vaktimin büyük bir bölümünü alıyor. Boş kaldığım zamanlarda ailem, eşim ve arkadaşlarımla vakit geçirmeyi tercih ediyorum. En önemli zevkim sinema. Onun dışında seyahat etmeyi çok seviyorum. Görmediğim şehirlere gitmeyi seviyorum.

En sevdiğiniz şehir hangisi?

Avrupa'da Barcelona, dünyada Rio de Janeiro. İkisi de çok sıcak kentler. Akdeniz ruhunu çok seven, enerjisi yüksek bir insanım. Bu iki şehirde kendim gibi insanları gördüğüm için mutlu oluyorum sanırım.

Sinema zevkinize dönersek…

Geniş bir DVD koleksiyonum var. Özellikle takip ettiğim üç yönetmen var; Stanley Kubrick, Francis Ford Coppola ve daha kült filmleriyle tanınan Quentin Tarantino. Yeni çıkardıkları filmleri kesinlikle takip ediyorum. Onların dışında animasyonlarıyla Tim Burton'ı çok beğeniyorum. Bir de 1960-70'lerin komedilerini çok seviyorum. Blake Edwards tarzı İngiliz komedileri… Pembe Panter serisi tarzında kült komedilerden hoşlanıyorum. Bir de çok özel zevkim, defalarca seyrettiğim Yüzüklerin Efendisi serisi. Onun uzun ve özel versiyonuna sahibim ve onu da canım sıkıldığı zaman seyrederim.

Kitaplarla aranız nasıl?

Mesleki kitapları, özellikle pazarlama üzerine yeni akımları tercih ediyorum. İnsanların satın alma kararı veriş şekilleriyle ilgili kitapları okuyorum. İnsan beyni çok karmaşık ve onu çözmeye çalışıyorlar. Onun dışında futbolla ilgili kitapları okuyorum. Simon Kuper'in, Uruguaylı Eduardo Galeano'nun, İngiliz taraftar Nick Hornby'nin kitaplarını takip etmeye çalışıyorum. Oyuncu otobiyografilerini okuyorum.

Bu kitapların arasında sizi etkileyen birisi var mı?

Kesinlikle Simon Kuper çok özel bir insan. Bir kere dünya futbolunu bana çok iyi anlattı. Afrika'yı çok iyi tanımıyordum, Uzakdoğu'yu hiç tanımıyordum. Siyaset, militarizm, spor ve toplumun dinamiklerinin farklı kıtalarda nasıl iç içe geçtiğini bana çok güzel bir biçimde öğretti.

Başka sporlarla ilginiz var mı?

Tüplü dalış eğitmeniyim. Tatillerimde dalış yapıyorum. Nadiren tenis ve masa tenisi oynuyorum. Ayrıca model arabalara düşkünüm. Bire yirmi dört ölçekli Amerikan arabaları koleksiyonum var.


TamSaha Eski Sayılar

Site İçi Arama
Detaylı Arama
 
 
 

İletişim | Site Haritası | Kopya Hakları | Kullanım Şartları | Sponsorlar
Tüm hakları Türkiye Futbol Federasyonu'na aittir.